Sayfalar

24 Şubat 2011 Perşembe

TARAFTARLIK NASIL BİR ŞEY?

Mottomuz ne bizim? Futbol duygularla oynanır. İşte bunu hatırlatmak gerek bazı insanlara.

İnternette çeşitli mecralarda okuduğum yorumlar genelde iki çeşit, bu akşamki Dinamo Kiev maçı ile ilgili. Beşiktaşlı olanlar -haliyle- ümitli, mucize olduğunu bile bile mucize olsun diye ümit ediyorlar. Diğer takım taraftarları ise genelde olumsuz. Bunu anlarım da, şunu anlayamam: Ümit edenleri eleştirmek.

Arkadaşlarım, size taraftarlığın nasıl bir şey olduğunu öğretmek mi gerekiyor yeniden? Taraftar, ümit eder. En olumsuz anda bile, mesela, takımı 90'da 2-0 yenikken bile 1 puanı hayal edendir. Yani bu akşam için de, Beşiktaşlı taraftarın bunu istemesi kadar doğal bir şey yoktur.

Ha Beşiktaş'ın yenilmesini istemelerinde ise hiçbir sorun yok, hatta böyle de olmalı. Ülke puanı falan önemli tabi ama, ben de başka takımların Avrupa veya Türkiye'de herhangi bir başarısını istemem. Ama ümit edenlerle de dalga geçmem.

Çünkü taraftarlık bunu gerektirir.
 

20 Şubat 2011 Pazar

FANTEZİ BEŞİKTAŞ

Vallahi yeter. Futbol futbol diyoruz, duygular diyoruz ama bir yere kadar. Biraz da planlama.

Düşündüm, (Tosun Paşa gibi hamamda kafama tası yemek de var, 'Sen düşünemezsin!' lafını duyarak tabi) Beşiktaş'ın sezon sonu planını çıkarttım. Yapacak iş olmayınca..

Kale

Şimdi efendim, ilk olarak kaleden başlayalım. Elimizde Cenk Gönen gibi müthiş bir yetenek var, birinci kalecimiz o olmalı. Zaten şimdi de o. Rüştü Reçber için bir yıl daha verilebilir. Hakan Arıkan ise çok belli ki, yolcudur. Yıllardır kendisine yeterince şans verildi, genç de değil.. Üçüncü bir kaleci altyapıdan rahatlıkla çıkarılabilir. Sorun yok.

Savunma

Tahminim en sıkıntılı bölge, defans. Elimizdekiler çok parlak değil. Elimdeki sanal yetkiye dayanarak da, şunları yapıyorum ben. İlk olarak Matteo Ferrari, Tomas Sivok, İbrahim Toraman ve Erhan Güven'i takımdan gönderiyorum. Sanırım üzerinde tartışılacak isimler Sivok ve Toraman olur. Toraman malumunuz, hem Üzülmez ile olan sorunu, hem de artık yıllardır takımdaki hataları ve yetersizliği yüzünden kesik yiyor. Sivok ise bence bu kadroya yeterli bir yabancı değil. Elde ise İsmail Köybaşı ve Rıdvan Şimşek kalıyor. Rıdvan mutlaka kazanılmalı ve sağ bekte yerleşmeli. Köybaşı zaten oynayacak.

En önemlisi, Ersan Adem Gülüm'ün bonservisinin alınması olacaktır. Ersan, son yıllarda gördüğüm en iyi Türk stoper. Fiziği, hızı, oyun bilgisi, top tekniği, topu oyuna sokuşu, ileri çıkışları ve daha birçok özelliği ile, gerçekten Avrupa çapında bir oyuncu. Net. Birinci stoperimiz olmalı. Tabii bir stoper daha gerekli, o noktada da, takımın diğer yabancıları ayarında, Avrupa'da tecrübeli, kariyerli, mümkünse Latin Amerikalı bir stoper şart. Defansı toparlayacak birisi. Sağ bek yedeği yine Ekrem Dağ olabilir, sol beke ve stopere de yedek şart. Ama altyapı da bunun için var.

Orta Saha

Orta saha aslında Beşiktaş'ın en iyi bölgelerinden. Kağıt üstünde. Yine de bakınca, burada elden çıkarmak isteyeceğim kimse olamaz. Mehmet Aurelio, kesinlikle yedekte beklemeli. İyi ve yerli bir yedektir kendisi. Necip Uysal ve Fabian Ernst mutlaka oynamalı, bu ikili birbirine alıştırılmalı. Önlerindeki Guti, takımın zaten lideri, fiziği elverdikçe takımda kalmalı. Sağda ve solda Simao Sabrosa ve Ricardo Quaresma zaten bakidir. Yine de, yerli kanat yedekleri gerekiyor takıma, belki Nihat Kahveci sağda iş yapabilir, ama çok zor.. Zaten kendisi Beşiktaş'ın çocuğu kontenjanında oynuyor. Ama göndermek olmaz, bir başka vefasızlık fazla gelir artık.

Tabii elde Ernst, Necip ve Onur Bayramoğlu gibi yetenekler varken, bir de Manuel Fernandes kenarda beklerken, orta saha mevkii için fazla endişelenmiyorum. Ama illa ki biri daha istenirse, bir genç yerli orta saha da kazanılabilir, oyunu iki yönlü oynayan. Benim adayım Gaziantepli Murat Ceylan.

Yabancı kontenjanında sıkıntı olursa, Roberto Hilbert gönderilebilir.

Forvet

Forvet kısmı, yine kağıt üstünde etkili görünüyor. Aslında gerçekten de fena değil. Önce, Bobo, takımda kalmalı. Bu net. Daha iyisini bulana kadar en iyisi o çünkü. Yıllardır Beşiktaş'ta, takımı seviyor, küsmediği zamanlarda kalpten oynuyor. Hugo Almeida'yı da aldık zaten, pivot santrfora gerek yok başka. Yani nedir, evet. Nobre, yolcu. Artık yeter.

Elbette iki forvetle sıkıntı yaşanır. Üstelik de yerli golcü yok. Yani en az bir, ama mümkünse iki yerli forvetle bu iş çözülebilir. Birisi için, her fırsatta Beşiktaşlı olduğu vurgulanan, yine Gaziantep'in yeni starı Cenk Tosun birinci aday gibi geliyor. Diğeri için de tekrar altyapıya bakılmalı.

Bu arada Gaziantep'le ilgili bir çıkarım yok ha, adamlar iyi kadro kurdu.

Teknik Kadro

Şimdi efendim, bu kadar -bence- iyi bir yapılanmadan sonra, en önemli kısım kalıyor tabii ki. Teknik adam.. Bernd Schuster'i, en başından bugüne kadar savunmuş birisi olarak diyorum ki, her zaman "gerekli" dediğimiz istikrarı, onunla sağlamayalım. Üzgünüm. Mentalitesi iyi, bir sistemi var, amacı var evet, ama çok yanlış tercihleri ve keçi gibi bir inadı var. Büyük insanlar, hatalarını kabul edenlerdir, o etmiyor. Yani, güle güle Schuster.

Yerine ise gelecek olan kişi bence mutlaka yerli olmalı. Yeniden oyuncuları, ligi, ülkeyi tanıma süreci yaşanmamalı. Üstelik de ligdeki yerlilerin başarısı ortada. İlk 5 takıma ve oynadıkları güzel futbola bakmak yeterli.

Yerli birisini bulmak ise zor cidden, ama benim yine bir adayım var. Yıllardır vefakarca ve cefakarca, istikrarlı bir biçimde iyi futbol oynatan, yine bir amacı olan, üstelik de ne yaptığını, niçin yaptığını bilen birisi var bu ligde. Abdullah Avcı. Elindeki sınırlı kadroyla neler yaptığını biliyoruz. Bence, kendisi çok başarılı olur. Şans verilmeli. Ama tabi verilmeyecek, adım gibi de biliyorum.

Sonuç

Kısaca toparlamak gerekirse, fazla revizyona gerek kalmadan takım düzlüğe çıkabilir. Gönderilecekleri şöyle özetleyebiliriz:

Hakan Arıkan
Matteo Ferrari
Tomas Sivok
İbrahim Toraman
Erhan Güven
Roberto Hilbert (?)
Mert Nobre

Gelecek oyuncular:

Genç bir üçüncü kaleci
Birinci sınıf yabancı bir stoper
İki adet yerli stoper
Yerli bekler
Çift yönlü bir yerli orta saha
Yerli genç kanat yedekleri
Yerli iki forvet.
Teknik direktör.

Aslında gelecekler de varmış bayağı. Ama iskelet korunuyor neticede ve Beşiktaş'ın ihtiyacı olan yerli kalitesinin artırımı gerçekleşiyor.

Günler neler gösterecek, onu bilemiyoruz elbette..

- - -

Bu yazıyı, 20 Şubat 2011 Beşiktaş - Fenerbahçe Derbisi'nden hemen önce yazmıştım. Bilerek de bekledim yayınlamak için, ve yukarıdaki satırlara hiç dokunmadım.

Schuster diyor ki maçtan sonra, "radikal kararlar alacağız.." Sanırım alacağı en radikal ve olumlu karar istifası olacaktır, ama tabii etmeyecek. Vallahi futboldan soğudum..

Bir de bu maçtan sonra Ekrem Dağ ve Almeida ile ilgili düşüncelerim biraz değişti. Almeida ile ilgili biraz, ama Ekrem'in de biletini kestim. Keserim, acımam.

Bir de şu var ki, İnönü'de son iki maçta 8 gol yemek. Oyyhh.

Patentli Schuster düşünüşü.
  
















    

16 Şubat 2011 Çarşamba

UZAKTAKİ O KUYRUKLU ŞEY

Hep böyle gül Delinho..

26 yaşındayım. Yani 1984 yılına tekabül eder varoluşum. Varoluşçu bir felsefeye sahip değilim belki ama, birçok şeyleri de hatırlarım.

Beşiktaşlılığım, babadan gelir. Tipik bir Beşiktaşlı babadır zaten babam da, sessiz sakin, çoğu zaman yenilgiyi kanıksayan, eskiden mevcut olan orta direk denilen sınıfa dahil. Bana da o kadar kanıksamıştı ki bu yenik olma duygusu; hem hayatta, hem futbolda birçok yaştaş Beşiktaşlı gibi, elimizde kalan tek şeye sıkı sıkıya bağlandım. Bizi biz yapan, diğer kulüplerden ayıran -gerçekten ayıran- duruşumuza, efendiliğimize, güzel değerlerimize. Mutluydum da. Hatta o kadar ki, diğer bütün kulüpler ve taraftarı da Beşiktaş'a saygı duyar, bize ona göre davranırlar, tüm o hengameden ayrı tutarlardı.

Kimler yoktu ki o dönemde.. En başta, büyük başkan, değerlerin insanı Süleyman Seba.. 6 yıllık istikrar abidesi Gordon Milne. Gökhan Keskin, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek, Beşiktaş'ta her daim en az bir kişilik yere sahip "haylaz çocuk" kontenjanını o dönem dolduran Sergen Yalçın, ve tabii ki Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü. Şerefli üçüncülükler, ama çoğu zaman mutlu bir taraftar.

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Hollywood filmlerindeki, büyük holdingleri yöneten emektar başkanların işi oğullarına bırakmasından sonra, hırslı oğulların büyümek kaygısıyla sağa sola saldırıp babalarının değerlerine ters düşmesi klişesi gibi; Seba'dan sonra gelen başkanlar da aynı kaygıyı güttü. "Büyümek.." "Dünya kulübü olmak.." O ne demekse.. İşin doğrusu şuydu; artık her şeyde "üçüncü" olmayı kompleks haline getirmiş bir kuşak geldi, işin kötüsü, taraftarı da buna inandırdı.

Bir sonraki bir dönemi zaten hepimiz çok net hatırlıyoruz.. Harcanan -aslında israf edilen- büyük paralar, büyük diye yutturulan hocalar, oyuncular.. Daha yakın gelecekte ise, gerçekten büyük denilecek isimler, daha da büyük paralar.. "Küresel futbol"un tüm gereklerini yerine getiren ulvi yönetim anlayışları. Son dönemde, taraftarın kalbini yeniden çalmak için getirilen Gutiler, Quaresmalar..

Ama sanki, uzaktan bir yerden de kıs kıs gülen de biri vardı bir süredir. Sanki, "tüm bunların bir karşılığı var, fazla sevinmeyin" der gibi bakan, çirkin bir şey.

Onun kimliğini yeni öğrendik.

Meğer Beşiktaş, bu değişim sırasında ruhunu kaybetmiş, daha doğrusu; onu o uzaktaki kuyruklu şeye, şeytana satmış. Çünkü her şeyin bir bedeli varmış. Büyümek, diğerleri gibi olmak için, diğerleri gibi olmak lazımmış.

Üzülmez gibi aykırılıklar, bu sisteme uymazmış.

Üzülmez bu takımın ruhu idi. Beşiktaşlılığa dair elde kalan tek şey. O yenilgilerin, üzüntülerin vicdan bulduğu yerdi, Üzülmez'in hiç üzülmeyen kalbi. Doğruydu, yanlıştı.. Bunları tartışmam manasız, zaten herkes yeterince tartışacak.

Ama bir Beşiktaşlı olarak, üzüntümün haddi hesabı yok. Değerlerimin yitmesi karşısında elimden gelen bir şey hiç yok.

Şimdi elimizde bir tek İnönü Stadı kaldı. Ama duydum ki, şeytan onu da gözüne kestirmiş. Onu da istermiş. Alsın. Onu da alsın. Bana da hatıralarımdaki Beşiktaş kalsın.

Keşke küresel futbol yerine, "romantik futbol" yerleşseydi hayatımıza..